|
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
ِللهِ رَبِّ
العَالَمِينَ
() وَ
الصَّلاَةُ
وَ
السَّلاَمُ
عَلَى رَسُولِنَا
مُحَمَّدٍ وَ ﺁلِهِ
وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينْ ()
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
ِللهِ رَبِّ
العَالَمِينَ
()
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ ()
مَالِكِ
يَوْمِ
الدِّينِ ()
إيَّاكَ
نَعْبُدُ وإيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
() اِهْدِنَا
الصِّراطَ
الْمُسْتَقِيمَ
() صِرَاطَ
الَّذِينَ
أنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ
غَيْرِ
الْمَغْضُوبِ
عَلَيْهِمْ
وَلاَ الضَّالِّيِنَ.()
Fâtiha
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm ve din günü
(kıyâmet günü)nün sâhibi olan Allaha mahsûsdur. Yalnız sana ibâdet eder, yalnız
senden yardım isteriz. Bizi doğru yola, kendilerine ni’met verdiklerinin yoluna
ilet. Gazâba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اَلَمْ
تَرَ كَيْفَ
فَعَلَ
رَبُّكَ بِاَصْحَابِ
الْفِيلِ (1)
اَلَمْ
يَجْعَلْ
كَيْدَهُمْ
فِي
تَضْلِيلٍ (2)
وَاَرْسَلَ
عَلَيْهِمْ
طَيْرًا
اَبَابِيلَ (3)
تَرْمِيهِمْ
بِحِجَارَةٍ
مِنْ سِجِّيلٍ
(4)
فَجَعَلَهُمْ
كَعَصْفٍ
مَاْكُولٍ (5)
Fil
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
(Ey Resûlüm!). Rabbinin, fil sâhiblerine neler
etdiğini görmedin mi? O, bunların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı? O, bunların
üzerine bölük bölük kuş(lar) gönderdi. Ki bunlar onlara (fil sâhiblerine) pişkin
tuğladan (yapılmış) taş(lar) atıyordu. Derken (Allah) onları yenik ekin yaprağı
gibi yapıverdi.
FİL VAK’ASI: Habeş hükmdârı Necâşînin,
Yemen vâlîsi olan “Ebrehe” isminde bir adamı vardı. Ebrehe insanları Mekke-i
Mükerremedeki Kâ’beyi ziyâretinden vazgeçirmek için San’a şehrinde büyük ve
süslü bir kilise yapdırdı. Fekat maksâdı hâsıl olmayıp, Kâ’beyi ziyâret edenler
o kiliseyi ziyârete gelmediler. Ayrıca Fukaym kabîlesinden Nüfeyl adlı bir genç,
gece gizlice getirdiği pislikleri ile kilisenin her tarafını kirletdi. Bunu
bahâne eden Ebrehe büyük bir ordu hâzırlayarak Mekke üzerine yürüdü. Ordusunun
önünde Necâşîden getirdiği büyük bir fil vardı. Fili ordunun önünde yürütmekle
ordusunun gâlib geleceğini sanıyordu.
Böylece ordu Mekke üzerine yürüdü. Şehre gireceği
zemân fil yere çökdü ve bir dahâ ileri gitmedi. Bütün uğraşmalar onu Mekke
istikâmetine götüremedi. Başka yönlere ise koşa koşa gidiyordu. Tam bu sıralarda
Allahü teâlâ Ebâbil denilen kuşları gönderdi. Ağızlarında ve ayaklarında
taşıdıkları taşları Ebrehenin ordusu üzerine atdılar. Âyet-i kerîmede de
belirtildiği gibi, ordu “yenilmiş ekin yaprağı” gibi oldu.
Bu hâdisenin vuku’ bulduğu seneye Arablar “Fil
senesi” derlerdi. Bu vak’adan 50-55 gün sonra Peygamber Efendimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem” dünyâya teşrif buyurdu.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
لاِيِلاَفِ
قُرَيْشٍ (1)
اِيلاَفِهِمْ
رِحْلَةَ
الشِّتَآءِ
وَالصَّيْفِ
(2)
فَلْيَعْبُدُوا
رَبَّ هَذَا
الْبَيْتِ (3) الَّذِي
اَطْعَمَهُمْ
مِنْ جُوعٍ
وَآمَنَهُمْ
مِنْ خََوْفٍ
(4)
Kureyş
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Kureyşi emniyyet ve selâmete, kış ve yaz onları (Kureyşlileri)
gidiş ve gelişler[1]de
râhatlığa kavuşdurduğundan dolayı (hiç olmazsa) şu
Beytin (Kâ’benin) Rabbine ibâdet etsinler. O, (Allah
ki) onları açlıkdan (kurtarıp) doyuran, kendilerine
korkudan emînlik veren(dir.)
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اَرَاَيْتَ
الَّذِي
يُكَذِّبُ
بِالدِّينِ (1)
فَذَلِكَ
الَّذِي
يَدُعُّ الْيَتِيمَ
(2) وَلاَ
يَحُضُّ
عَلَى
طَعَامِ
الْمِسْكِينِ
(3) فَوَيْلٌ
لِلْمُصَلِّينَ
(4) الَّذِينَ
هُمْ عَنْ
صَلاَتِهِمْ
سَاهُونَ (5)
اَلَّذِينَ
هُمْ
يُرَآؤُنَ (6)
وَيَمْنَعُونَ
الْمَاعُونَ
(7)
Mâûn
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Dîni (Müslimânlığı) yalan sayanı gördün mü? İşte
yetîmi[2] şiddetle iten,
yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.
İşte (bu vasflarla berâber) namâz kılan (münâfık)ların
vay hâline ki, onlar namâzlarından gâfildirler. Onlar riyâkârların tâ
kendileridir. Onlar, zekâtı[4] da men’
ederler.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اِنَّآ
اَعْطَيْنَاكَ
الْكَوْثَرَ
(1) فَصَلِّ
لِرَبِّكَ
وَانْحَرْ (2)
اِنَّ شَانِئَكَ
هُوَ
اْلاَبْتَرُ
(3)
Kevser
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
(Habîbim!) Hakîkat, biz sana,
Kevseri[5] verdik. O
hâlde Rabbin için namâz kıl ve kurban kes. Doğrusu sana (nesli kesik deyip) dil
uzatandır, hayrsız nesli kesik.
ÎZÂH:
Bu mübârek
sûre, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” nâil olduğu ni’metleri ve
Onun iki kudsî vazîfesini
bildirmekdedir. Âyet-i kerîmedeki “Kevser” lâfzı için islâm
âlimleri çeşidli ma’nâlar vermişlerdir. Cumhur ulemâya göre:
a) Cennetde bir ırmakdır veyâ bir havuzdur ki suyu
baldan tatlı, sütden dahâ ziyâde beyâz ve kardan dahâ soğukdur.
b) Kur’ân-ı Azîmdir ki: O dünyevî ve uhrevî
hayrları toplıyan bir kitâbdır.
c) Resûl-i Ekremin “sallallahü aleyhi ve sellem”
hâiz olduğu şeref-i nübüvvetdir.
d) Gökde ve yerde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” için çok zikr ve senâdır.
e) Resûlullahın evlâd ve etbaıdır.
f) Resûlullahın Eshâb ve ulemâ-yı ümmetidir.
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” oğlu
Kâsım vefât edince, Âs bin Vâil, Muhammedin “aleyhisselâm” artık nesli kesildi,
kendisini yâd etdirecek evlâdı kalmadı, dedi. Bunu diğer müşrikler de
söylemişlerdir. Onlar, müslimânlara bir şiddet, darlık ârız olunca bununla
sevinip, ferâhlıyorlardı. İşte bu sûre-i celîle o kâfirlerin bâtıl düşüncelerini
reddetdi. Pek kısa bir sûre olmasına rağmen birçok hakîkatlere işâret etmekdedir.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
قُلْ يَآ
اَيُّهَا
الْكَافِرُونَ
(1) لآ اَعْبُدُ
مَا
تَعْبُدُونَ
(2) وَلآ
اَنْتُمْ
عَابِدُونَ
مَآ اَعْبُدُ
(3) وَلاَ اَنَا
عَابِدٌ مَا
عَبَدْتُمْ (4)
وَلآ
اَنْتُمْ
عَابِدُونَ
مَآ اَعْبُدُ
(5) لَكُمْ دِينُكُمْ
وَلِيَ دِينِ
(6)
Kâfirûn
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Yâ Habîbim! Onlara de[6]: Ey kâfirler
ben sizin tapmakda olduklarınıza (putlarınıza) tapmam.
Benim ibâdet edeceğime de (Allahü
teâlâya) siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben sizin
tapdıklarınıza (hiçbir zemân) tapmış değilim.
Siz de benim kulluk etmekde olduğuma (hiçbir vakt)
kulluk ediciler değilsiniz. Sizin dîniniz size, benim dînim bana.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اِذَا
جَآءَ نَصْرُ
اللهِ
وَالْفَتْحُ
(1) وَرَاَيْتَ
النَّاسَ
يَدْخُلُونَ
فِي دِينِ اللهِ
اَفْوَاجًا (2)
فَسَبِّحْ
بِحَمْدِ
رَبِّكَ
وَاسْتَغْفِرْهُ
اِنَّهُ
كَانَ
تَوَّابًا (3)
Nasr
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Allahın nusrati ve feth gelince, sen de insanların
fevc fevc Allahın dînine (müslimânlığa) gireceklerini görünce, hemen Rabbini,
hamd ile, tesbîh et. Onun afv etmesini iste. Şübhesiz ki O, tevbeleri çok kabûl
edendir.[7]
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
تَبَّتْ
يَدَآ اَبِي
لَهَبٍ
وَتَبَّ (1) مَآ
اَغْنََى
عَنْهُ
مَالُهُ
وَمَا كَسَبَ
(2) سَيَصْلَى
نَارًا ذَاتَ
لَهَبٍ (3)
وَامْرَاَتُهُ
حَمَّالَةَ
الْحَطَبِ (4)
فِي جِيدِهَا
حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ
(5)
Tebbet
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Ebû Lehebin iki eli kurusun. (Kendisi de) kurudu
(helâk oldu ya). Ona ne malı (Babasından mîrâs kalan malı), ne kazandığı fâide
vermedi. O, alevli bir ateşe girecek, karısı da odun hammalı olarak. Boynunda
bükülmüş bir ip de olduğu hâlde.
ÎZÂHI: Bu sûre-i celîle, Resûl-i Ekreme
“sallallahü aleyhi ve sellem” ezâ ve cefâda bulunmuş olan Ebû Leheb ve
zevcesinin helâk olarak, şiddetli bir azâba düşeceklerini haber veriyor.
Peygamber aleyhisselâm; “akrabanı korkut” emr-i ilâhîsini alınca, Safa tepesine
çıkmış, yakınlarını çağırarak, onları İslâm dînine da’vet etmişdi. Ebû Leheb
burada Peygamberimizin söylediklerine karşı çıkmış ve Ona hakâret ederek oradan
ayrılmış ve oradakilere ma’nî olmuşdu. Ebû Lehebin karısı da Resûl
aleyhisselâmın yürüyeceği yollara geceleyin dikenli ağaçlar, otlar yüklenerek
getirir, dökerdi. Ayrıca Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ardından
koğuculuk yapardı.
Ebû Leheb, Hicretin ikinci senesinde Bedr
gazvesindeki, İslâm mücâhidlerinin muvaffakiyyetlerine dayanamıyarak, yedi gün
sonra öldü. Vücûdu delik deşik olup, çocukları bile yanına yaklaşamadı. Ancak üç
gün sonra defnedilebildi. Bilâhare zevcesi de ölüp lâyık olduğu cezâya kavuşdu.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
قُلْ
هُوَ اللهُ
اَحَدٌ (1)
اَللهُ
الصَّمَدُ (2) لَمْ
يَلِدْ
وَلَمْ
يُولَدْ (3)
وَلَمْ
يَكُنْ لَهُ
كُُفُواً
اَحَدٌ (4)
İhlâs
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Ya Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! De ki;
O, Allah birdir, Samed[8]dir.
O, doğurmamışdır, doğurulmamışdır.
Hiçbir şey Onun dengi (ve benzeri) değildir.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
قُلْ
اَعُوذُ
بِرَبِّ
الْفَلَقِ (1)
مِنْ شَرِّ
مَا خَلَقَ (2)
وَمِنْ شَرِّ
غَاسِقٍ
اِذَا وَقَبَ
(3) وَمِنْ
شَرِّ
النَّفَّاثَاتِ
فِي
الْعُقَدِ (4) وَمِنْ
شَرَّ
حَاسِدٍ
اِذَا حَسَدَ
(5)
Felâk
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
(Yâ Muhammed! “aleyhisselâm”) Yaratdığı şeylerin
şerrinden, karanlığı çöküp basdığı zemân gecenin şerrinden, düğümlere
(Büyücülerin ipliklere bağladıkları düğümlere) üfüren (nefes)lerin (Büyücü ve
üfürükçülerin) şerrinden ve hased edenin, hased(ini belli) etdiği zemân,
şerrinden, sabâhın Rabbine sığınırım de.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
قُلْ
اَعُوذُ
بِرَبِّ
النَّاسِ (1)
مَلِكِ النَّاسِ
(2) اِلَهِ
النَّاسِ (3)
مِنْ شَرِّ
الْوَسْوَاسِ
الْخَنَّاسِ
(4) الَّذِي
يُوَسْوِسُ
فِي
صُدُورِ
النَّاسِ (5)
مِنَ
الْجِنَّةِ
وَالنَّاسِ (6)
Nâs
Sûresi
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
(Yâ Muhammed! “aleyhisselâm”). İnsanların Rabbine,
insanların melikine, insanların mâbuduna, insanların göğüslerine dâima vesvese
veren, gerek cinden, gerek insandan (olsun), o sinsi şeytânın şerrinden,
sığınırım de.
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اَللهُ
لآ اِلَهَ
اِلاَّ هُوَ
الْحَيُّ الْقَيُّومُ
لاَ
تَاْخُذُهُ
سِنَةٌ وَلاَ
نَوْمٌ لَهُ
مَا فِي
السَّمَوَاتِ
وَمَا فِي اْلاَرْضِ
مَنْ ذَا
الَّذِي
يَشْفَعُ
عِنْدَهُ
اِلاَّ
بِاِذْنِهِ
يَعْلَمُ مَا
بَيْنَ
اَيْدِيهِمْ
وَمَا
خَلْفَهُمْ
وَلاَ يُحِيطُونَ
بِشَيْءٍ
مِنْ
عِلْمِهِ
اِلاَّ بِمَا
شَآءَ وَسِعَ
كُرْسِيُّهُ
السَّمَوَاتِ
وَاْلاَرْضَ
وَلاَ
يَؤُدُهُ
حِفْظُهُمَا
وَهُوَ
الْعَلِيُّ
الْعَظِيمُ (255)
Âyetel
Kürsî
Rahmân ve Rahîm olan Allahın ismi ile.
Allah, kendinden başka hiçbir ilâh yokdur. (O),
Hayy ve Kayyûmdur. Onu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutabilir. Göklerde ve
yerde ne varsa hepsi Onundur. Onun izni olmadan, nezdinde kim şefâ’at edebilir?
O (yaratdıklarının) önlerindeki ve arkalarındaki gizli ve âşikâr her şeyi bilir.
Onun ilminden, yalnız kendisinin dilediğinden başka hiçbir şey kavrayamazlar.
(Mahlûkatı). Onun kürsüsü gökler ve yeri kaplamışdır. Bunların (yerin ve göğün)
koruyuculuğu Ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyükdür.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اِنَّآ اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ (1) وَمَآ
اَدْرَيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ (2) لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ
شَهْرٍ (3) تَنَزَّلُ الْمَلَئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ
كُلِّ اَمْرٍ (4) سَلاَمٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ (5)
Kadr Sûresi
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
وَالْعَصْرِ
(1) اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
لَفِي خُسْرٍ
(2) اِلاَّ
الَّذِينَ
اَمَنُوا
وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ
وَتَوَاصَوْا
بِالْحَقِّ
وَتَوَاصَوْا
بِالصَّبْرِ (3)
Asr
Sûresi
سُبْحَانَكَ
اللَّهُمَّ
وَ
بِحَمْدِكَ *
وَ تَبَارَكَ
اسْمُكَ وَ
تَعَالَى
جَدُّكَ * وَ جَلَّ
ثَنَاؤُكَ *
وَ لاَ اِلَهَ
غَيْرُكَ
Sübhâneke
Ey Allahım! Seni
noksanlıklardan tenzîh eder. Bütün kemâl sıfâtlarıyla tavsif ederim. Sana hamd ederim. Senin ismin yücedir. (Ve senin şânın her şeyin
üstündedir). Senden başka ilâh yokdur.
اَلتَّحِيَّاتُ
ِللهِ وَ
الصَّلَوَاتُ
وَ
الطَّيِّبَاتُ
* اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
اَيُّهَا
النَّبِيُّ
وَ رَحْمَةُ
اللهِ وَ
بَرَكَاتُهُ *
السَّلاَمُ
عَلَيْنَا وَ
عَلَى
عِبَادِ
اللهِ
الصَّالِحِينَ
* اَشْهَدُ اَنْ
لآ اِلَهَ
اِلاَّ
اَللهُ وَ
اَشْهَدُ
اَنَّ
مُحَمَّداً
عَبْدُهُ وَ
رَسُولُهُ *
Ettehıyyâtü
Her dürlü hurmet, salevât ve bütün
iyilikler Allaha mahsusdur.
Ey Nebî! Allahın selâm, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm, bizim ve
Allahın sâlih kullarının üzerine olsun. Şehâdet ederim ki, Allah birdir ve yine
şehâdet ederim ki, Muhammed (aleyhisselâm) Onun kulu ve resûlüdür.
اللَّهُمَّ
صَلِّ عَلَى
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى ﺁلِ
مُحَمَّدٍ *
كَمَا
صَلَّيْتَ
عَلَى اِبْرَاهِيمَ
وَ عَلَى ﺁلِ
اِبْرَاهِيمَ
* اِنَّكَ
حَمِيدٌ
مَجِيدٌ *
Allahümme
Salli
Ey Allahım! İbrâhîme “aleyhisselâm” ve âline
rahmet etdiğin gibi, (Efendimiz) Muhammede “aleyhisselâm” ve âline de rahmet
eyle. Muhakkak sen hamîd ve mecîdsin.
اَللَّهُمَّ
بَارِكْ
عَلَى
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى ﺁلِ
مُحَمَّدٍ *
كَمَا
بَارَكْتَ
عَلَى اِبْرَاهِيمَ
وَ عَلَى ﺁلِ
اِبْرَاهِيمَ
* اِنَّكَ
حَمِيدٌ
مَجِيدٌ *
Allahümme
Bârik
Ey Allahım! İbrâhîme “aleyhisselâm” ve âline
bereketler ihsan etdiğin gibi, (Efendimiz) Muhammede “aleyhisselâm” ve âline de
bereketler ihsan eyle. Muhakkak sen hamîd ve mecîdsin.
رَبَّنَا
آتِنَا فِي
الدُّنْيَا
حَسَنَةً وَ
فِي
اْلآخِرَةِ
حَسَنَةً
وَقِنَا
عَذَابَ
النَّارِ
Rabbenâ
Duâsı
Yâ Rabbî! Dünyâda ve âhıretde bize iyilikler
ver ve bizi nârın (ateşin) azâbından koru. Ey merhametlilerin en merhametlisi,
senin rahmetinle...
بِرَحِمَتِكَ
يَا
اَرْحَمَرَ
الرَّاحِمِينَ
رَبَّنَا
اغْفِرْ لِى
وَ
لِوَالِدَىَّ
وَ لِلْمُؤمِنِينَ
يَوْمَ
يَقُومُ
اْلحِسَابِ
Rabbenâğfirli
Duâsı
اَللَّهُمَّ
إِنَّا
نَسْتَعِينُكَ
وَ نَسْتَغْفِرُكَ
وَ
نَسْتَهْدِيكَ
* وَ نُؤْمِنُ
بِكَ وَ
نَتُوبُ
اِلَيْكَ * وَ
نَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ
* وَ نُثْنِى
عَلَيْكَ
اْلخَيْرَ كُلَّهُ
نَشْكُرُكَ
وَ لاَ
نَكْفُرُكَ *
وَ نَخْلَعُ
وَ نَتْرُكُ
مَنْ
يَفْجُرُكَ *
Kunût
Duâsı
Ey Allahım! Biz senden yardım dileriz. Sana
istiğfar ederiz. Senden hidâyet isteriz. Sana îmân ederiz. Sana tevbe ve sana
tevekkül ederiz. Bütün hayrlarla seni överiz. Sana (ni’metlerine) şükreder,
küfrân-ı ni’met etmeyiz. Sana karşı fısk ve fücur edeni atar ve terk ederiz.
اَللَّهُمَّ
اِيَّاكَ
نَعْبُدُ وَ
لَكَ
نُصَلِّى وَ نَسْجُدُ
* وَ اِلَيْكَ
نَسعْىَ وَ
نَحْفِدُ *
نَرْجُو
رَحْمَتَكَ
وَ نَخْشَى
عَذَابَكَ * اِنَّ
عَذَابَكَ
الْجِدَّ
بِاْلكُفَّارِ
مُلْحِقٌ *
Kunût
Duâsı
Ey Allahım! Ancak sana ibâdet eder, namâz kılar,
secde eder, sana koşar ve iltica ederiz. Rahmetini recâ (ümîd) eyler ve
azâbından korkarız. Çünki senin azâbın gerçeği örten kâfirlere mutlaka ulaşır.
آمَنْتُ
بِاللهِ وَ
مَلَئِكَتِهٍ
وَ كُتُبِهِ
وَ رُسُلِهِ
وَ اْليَوْمِ
اْلآخِرِ وَ
بِالْقَدَرِ
خَيْرِهِ وَ
شَرِّهِ مِنَ اللهِ
تَعَالَى وَ
اْلبَعْثُ
بَعْدَ اْلمَوْتِ
حَقٌّ * اَشْهَدُ اَنْ
لآ اِلَهَ
اِلاَّ
اَللهُ * وَ
اَشْهَدُ
اَنَّ
مُحَمَّداً
عَبْدُهُ وُ
رَسُولُهُ *
Âmentü
بِسْمِ اللهِ العَظِيم
* وَ
اْلحَمْدُ
ِللهِ عَلَى
دِينِ
اْلاِسْلاَمِ
* وَ عَلَى
تَوْفِيقِ
اْلاِيمَانِ *
اَلْحَمْدُ
ِللهِ
الَّذِى
جَعَلَ
اْلمآءَ
طَهُوراً * وَ
جَعَلَ
اْلاِسْلاَمَ
نُوراً *
اَللَّهُمَّ
اسْقِنِى
مِنْ حَوْضِ
نَبِيِّكَ
كَاْساً َلاَ
اَظْمَأُ
بَعْدَهُ
اَبَداً *
اَللَّهُمَّ
اَرِحْنِى
رَاِئحَةَ
اْلجَنَّةِ
وَ ارْزُقْنِى
مِنْ
نَعِيمِهَا *
وَ لاَ
تُرِحْنِى
رَاِئحَةَ
النَّارِ *
اَللَّهُمَّ
بَيِّضْ
وَجْهِى
بِنُورِكَ يَوْمَ
تَبْيَّضُ
وُجُوهُ
اَوْلِيَاِئكَ
وَ لاَ
تُسَوِّدْ
وَجْهِى
بِذُنُوبِى
يَوْمَ
تَسْوَدُّ
وُجُوهُ
اَعْدآِئكَ
اَللَّهُمَّ
اعْطِنِى
كِتَابِى
بِيَمِينِى
وَ حَاسِبْنِى
حِسَاباً
يَسِيراً *
اَللَّهُمَّ
لاَ
تُعْطِنِى
كِتَابِى
بِشِمَالِى
وَ لاَ مِنْ
وَرَاءِ
ظَهْرِى وَ
لاَ
تُحَاسِبْنِى
حِسَاباً
شَدِيداً *
اَللَّهُمَّ
حَرِّمْ
شَعْرِى وَ
بَشَرِى عَلَى
النَّارِ * وَ
اَظِلَّنِى
تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِكَ
يَوْمَ لاَ
ظِلَّ اِلاَّ
ظِلُّ
عَرْشِكَ *
اَللَّهُمَّ
اجْعَلْنِى
مِنَ
الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ
اْلقَوْلَ
فَيَتَّبِعُونَ
اَحْسَنَهُ *
اَللَّهُمَّ
اَعْتِقْ
رَقَبَتِى
مِنَ
النَّارِ *
اَللَّهُمَّ
ثَبِّتْ
قَدَمَىَّ
عَلَى الصِّرَاطِ
يَوْمَ
تَزِلُّ
فِيهِ
اْلاِقْدَامُ
*
اَللَّهُمَّ
لاَ تَطْرُدْ
قَدَمَىَّ
عَلَى
الصِّرَاطِ يَوْمَ
تَطْرُدُ
كُلُّ
اَقْدَامِ
اَعْدَائِكَ *
اَللَّهُمَّ
اجْعَلْ
سَعْيِى
مَشْكُوراً
وَ ذَنْيِى
مَغْفُوراً
وَ عَمَلِى
مَقْبُولاً
َو
تِجَارَتِي
لَنْ تَبُورَ
* سُبْحَانَكَ
اَللَّهُمَّ
وَ
بِحَمْدِكَ * اَشْهَدُ اَنْ
لآ اِلَهَ
اِلاَّ
اَنْتَ
وَحْدَكَ لاَ
شَرِيكَ لَكَ
وَ اَنَّ
مُحَمَّداً
عَبْدُكَ وَ
رَسُولُكَ *
تَسْبِيحَاتُ
التَّرَاوِيحِ
-
سُبْحَانَ
ذِى
اْلمُلْكِ وَ
اْلمَلَكُوتِ،
سُبْحَانَ
ذِى
اْلعِزَّةِ
وَ
اْلعَظَمَةِ
وَ الْجَمَالِ
وَ
اْلجَلاَلِ
وَ
اْلجَبَرُوتِ،
سُبْحَانَ
اْلمَلِكِ
اْلمَوْجُودِ،
سُبْحَانَ
اْلمَلِكِ
اْلمَعْبُودِ،
سُبْحَانَ
اْلمَلِكِ
اْلحَىِّ
الَّذِى لاَ
يَنَامُ وَ
لاَ يَمُوتُ.
سُبُّوحٌ
قُدُّوسٌ
رَبُّنَا وَ
رَبُّ اْلمَلَئِكَةِ
وَ الرُّوحِ.
-
مَرْحَبًا،
مَرْحَبًا،
مَرْحَبًا
يَا شَهْرَ
رَمَضَانَ،
مَرْحَبًا مَرْحَبًا
مَرْحَبًا
يَا شَهْرَ
اْلبَرَكَةِ
وَ
اْلغُفْرَانِ،
مَرْحَبًا
مَرْحَبًا
مَرْحَبًا
يَا شَهْرَ
التَّسْبِيحِ
وَ التَّهْلِيلِ
وَ الذِّكْرِ
وَ تِلاَوَةِ
اْلقُرْآنِ.
اَوَّلْ هُوَ
آخِرْ هُوَ
ظَاهِرْ هُوَ
بَاطِنْ
هُوَ، يَا
مَنْ لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
هُوَ.
- اَللَّهُمَّ
صَلِّ عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى آلِ
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ
كُلِّ دَاءٍ
وَ دَوَاءٍ وَ
بَارِكْ وَ
سَلِّمْ
عَلَيْهِ وَ
عَلَيْهِمْ
كَثِيرًا.
- يَا
حَنَّانُ،
يَا
مَنَّانُ،
يَا دَيَّانُ،
يَا
بُرْهَانُ،
يَا ذَا
اْلفَضْلِ وَ
اْلاِحْسَانِ،
نَرْجُو
اْلعَفْوَ وَ
اْلغُفْرَانَ
وَ
اجْعَلْنَا
مِنْ
عُتَقَاءِ
شَهْرِ رَمَضَانَ،
بِحُرْمَةِ
اْلقُرْآنِ.
هَذَا
الدُّعَاءُ
لِلْمَيِّتِ
فِى صَلاَةِ
اْلجَنَازَةِ
اَللَّهُمَّ
اغْفِرْ
لِحَيِّنَا
وَ مَيِّتِنَا
وَ
شَاهِدِنَا
وَ
غَائِبِنَا
وَ صَغِيرِنَا
وَ كَبِيرِنَا
وَ ذَكَرِنَا
وَ
اُنْثَانَا *
اَللَّهُمَّ
مَنْ
اَحْيَيْتَهُ
مِنَّا فَتَوَفَّهُ
عَلَى
اْلاِيمَانِ *
وَ خُصَّ
هَذَا اْلمَيِّتُ
(هَذِهِ
اْلمَيْتَةُ)
بِالرَّوْحِ
وَ
الرَّاحَةِ
وَ
الرَّحْمَةِ
وَ اْلمَغْفِرَةِ
وَ
الرِّضْوَانِ
* اَللَّهُمَّ
اِنْ كَانَ (كَانَتْ)
مُحْسِنًا
(مُحْسِنَةً)
فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ
(هَا)
وَ اِنْ كَانَ
(كَانَتْ)
مُسِيئًا
(مُسِيئَةً)
فَتَجَاوَزْ
عَنْهُ (هَا)
وَ لَقِّهِ
(هَا) اْلاَمْنَ
وَ
اْلبُشْرَى
وَ
اْلكَرَامَةَ
وَ الزُّلْفَى
* اَللَّهُمَّ
اجْعَلْ
قَبْرَهُ
رَوْضَةً
مِنْ رِيَاضِ
اْلجِنَانِ
وَ لاَ تَجْعَلْ
قَبْرَهُ
(هَا)
حُفْرَةً
مِنْ حُفَرِ
النِّيرَانِ *
رَبِّ
اغْفِرْ لِي
وَ
لِوَالِدَىَّ
وَ
لِلْمُؤْمِنِينَ
وَ اْلمُؤْمِنَاتِ
وَ لِجَمِيعِ
اْلمُسْلِمِينَ
وَ
اْلمُسْلِمَاتِ
اَلاَحْيَاءِ
مِنْهُمْ وَ
اْلاَمْوَاتِ
بِرَحْمَتِكَ
يَا اَرْحَمَ
الرَّاحِمِينَ.
خُطْبَةُ
اْلجُمُعَةِ
الخطبة
الاولى
اَلْحَمْدُ
ِللهِ رَبِّ
اْلعَالَمِينَ
اَضْعَافَ
مَا حَمِدَهُ
جَمِيعُ
خَلْقِهِ
كَمَا
يُحِبُّ وَ
يَرْضَى، وَ
الصَّلاَةُ
وَ
السَّلاَمُ
عَلَى مَنْ
اَرْسَلَهُ
رَحْمَةً
لِلْعَالَمِينَ،
كُلَّمَا
ذَكَرَهُ
الذَّاكِرُونَ
وَ غَفَلَ
عَنْ
ذِكْرِهِ
اْلغَافِلوُنَ
كَمَا
يَنْبَغِي وَ
يَحْرَى، وَ
عَلَى آلِهِ
وَ
اَصْحَابِهِ وَ
اَزْوَاجِهِ
وَ
اَوْلاَدِهِ
اْلبَرَرَةِ
التُّقَى وَ
النُّقَى،
خُصُوصًا
مِنْهُمْ
عَلَى
الشَّيْخِ
الشَّفِيقِ،
قَاتِلِ اْلكَفَرَةِ
وَ
الزَّنَادِيقِ،
اَلْمُلَقَّبِ
بِاْلعَتِيقِ،
وَفِي
اْلغَارِ
الرَّفِيقِ
اَلاِمَامِ عَلَى
التَّحْقِيقِ
خَلِيفَةِ
رَسُولِ اللهِ
صَلَّى اللهُ
عَلَيْهِ وَ
سَلَّمْ
اَبِي بَكْرٍ
الصِّدِيقِ
(رَضِىَ اللهُ
تَعَالَى عَنْهُ).
ثْمَّ
السَّلاَمُ
مِنَ
اْلَملِكِ اْلوَهَّابِ،
عَلَى
اْلاَمِيرِ
اْلاَوَّابِ،
زَيْنِ
اْلاَصْحَابِ،
مُجَاوِرِ
اْلمَسْجِدِ
وَ اْلمِنْبَرِ
وَ
اْلمِحْرَابِ،
اَلنَّاطِقِ
بِاْلحَقِّ
وَ الصِّدْقِ
وَ
الصَّوَابِ،
اَلْمُوَافِقِ
رَأْيُهُ
حُكْمَ
اْلكِتَابِ اَمِيرِ
اْلمُؤْمِنِينَ
عُمَرَ بْنِ
اْلخَطَّابِ
(رَضِىَ اللهُ
تَعَالَى
عَنْهُ). ثُمَّ
السَّلاَمُ
مِنَ
اْلمَلِكِ
اْلمَنَّانِ،
عَلَى
اْلاَمِيرِ
اْلاَمَانِ،
حَبِيبِ
الرَّحْمَنْ،
صَاحِبِ
اْلحَيَاءِ
وَ
اْلاِحْسَانِ،
الشَّهِيدِ
فِي
اَثْنَاءِ
تِلاَوَةِ
اْلقُرْآنِ، اَمِيرِ
اْلمُؤْمِنِينَ
عُثْمَانَ
بْنِ عَفَّانَ
(رضى الله
تعالى عنه).
ثُمَّ
السَّلاَمُ
مِنَ
اْلمَلِكِ
اْلوَلِيِّ،
عَلَى اْلاَمِيرِ
اْلوَصِيِّ،
اِبْنِ عَمِّ
النَّبِيِّ،
قَالِعِ البَابِ
اْلخَيْبَرِي،
زَوْجِ
فَاطِمَةَ
الزَّهْرَاءْ
بِنْتِ
النَّبِي
اَمِيرِ
اْلمُؤْمِنِينَ
اَسَدِ اللهِ
اْلغَالِبِ،
عَلِيِّ بْنِ
اَبِي
طَالِبٍ (رضى
الله تعالى
عنه). وَ عَلَى
اْلاِمَامَيْنِ
اْلهُمَامَيْنِ
السَّعيِدَيْنِ،
الشَّهيِدَيْنِ
اْلمَظْلوُمَيْنِ
اْلمَقْبُولَيْنِ،
اْلحَسيِبَيْنِ
النَّسيِبَيْنِ،
سَيِّدَيْ
شُبَّانِ
اَهْلِ
اْلجَنَّةِ،
وَ قُرَّتَيْ
اَعْيُنِ
اَهْلِ
السُّنَّةِ،
اْلحَسَنِ وَ
اْلحُسَيْنِ
(رضى الله تعالى
عنهما). وَ
عَلَى
اْلعَمَّيْنِ
اْلمُعَظَّمَيْنِ
اْلاَسْعَدَيْنِ
اْلاَمْجَدَيْنِ،
اْلاَكْرَمَيْنِ
عِنْدَ اللهِ
وَالنَّاسِ،
اَلْحَمْزَةِ
وَ
اْلعَبَّاسِ
(رضى الله
تعالى عنهما).
وَ عَلَى
جَمِيعِ
اْلمُهَاجِريِنَ
وَ اْلاَنْصَارِ،
وَ
التَّابِعِينَ
اْلاَخْيَارِ
مِنْهُمْ وَ
اْلاَبْرَارْ
(رضوان الله
تعالى عليهم
اجمعين).
اَيُّهَا
اْلمُؤْمِنُونَ
اْلحَاضِرُونَ!
اِتَّقُوا
اللهَ وَ
اَطيِعُوهُ
اُوصيِكُمْ
عِبَادَ
اللهِ
بِتَقْوَى
اللهِ، وَ
اعْلَمُوا
اَنَّ اِلَى
اللهِ
اْلمُنْتَهَى،
وَ اَنَّهُ
هُوَ اَمَاتَ
وَ اَحْيَا،
اِنَّ هَذِهِ
تَذْكِرَةٌ
لِمَنْ
يَخْشَى، وَ
اِلَى اللهِ
اْلمُشْتَكَى.
(قَالَ اللهُ
تَعَالَى فِي
مُحْكَمِ كِتَابِهِ
اْلكَريِمِ
اَعُوذُ
بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ)
«يَوْمَ لاَ
يَنْفَعُ
مَالٌ وَ لاَ
بَنُونَ
اِلاَّ مَنْ
اَتَى اللهَ
بِقَلْبٍ
سَليِمٍ»
اَلْخُطْبَةُ
الثَّانِيَةُ
اَلْحَمْدُ
ِللهِ رَبِّ
اْلعَالَمِينَ
اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ
الَّذِي
هَدَينَا
لِلاِيمَانِ
وَ الصَّلَوةُ
وَ
السَّلاَمُ
عَلَى
مُحَمَّدٍ صَاحِبِ
اْلفَضْلِ وَ
اْلاِحْسَانِ
اَلْمُنَزَّلِ
عَلَيْهِ فِي
مُحْكَمِ
كِتَابِهِ تَعْظيِمًا
وَ
تَكْرِيمًا
(اَعُوذُ
بِاللهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ)
«اِنَّ اللهَ
وَ مَلئِكَتَهُ
يُصَلُّونَ
عَلَى
النَّبِيِّ يَا
اَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُوا
صَلُّوا عَلَيْهِ
وَ سَلِّمُوا
تَسْليِمًا».
اَللَّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ وَ
بَارِكْ عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى آلِ سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ. يَا
اللهُ بِكَ
تَحَصَّنْتُ
«3 دفعه» وَ
بِعَبْدِكَ
وَ رَسُولِكَ
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ صَلَّى
اللهُ
عَلَيْهِ وَ
سَلَّمْ اسْتَجَرْتُ
«3 دفعه»
اَللَّهُمَّ
اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ
وَ
اْلمُؤْمِنَاتِ
وَ اْلمُسْلِمِينَ
وَ
اْلمُسْلِمَاتِ
اَلاَحْيَاءِ
مِنْهُمْ وَ
اْلاَمْوَاتْ
آمِينْ.
وَ
اْلحَمْدُ
لِلَّهِ
رَبِّ
اْلعَالَمِينَ.
اَعُوذُ
بِاللهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اِنَّ اللهَ
يَأْمُرُ
بِاْلعَدْلِ
وَ اْلاِحْسَانِ
وَ اِيتَاءِ
ذِي
اْلقُرْبَى
وَ يَنْهَى
عَنِ
اْلفَحْشَاءِ
وَ اْلمُنْكَرِ
وَ اْلبَغْيِ
يَعِظُكُمْ
لَعَلَّكُمْ
تَذَكَّرُونَ.
وَ لَذِكْرُ
اللهِ اَكْبَرُ
وَ اللهُ
يَعْلَمُ مَا
تَصْنَعُونَ.
اَلتَّلْقِينُ
لِلْمَيِّتِ
عَلَيْكَ
سَلاَمُ
اللهِ يَا
عَبْدَ اللهِ
ابْنَ عَبْدِ
اللهِ (3 دفعه)
كُلُّ شَئٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ،
لَهُ اْلمُلْكُ
وَ لَهُ
اْلحُكْمُ وَ
اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ.
فَاعْلَمْ
بِاَنَّ
هَذَا آخِرُ مَنْزِلِكَ
مِنْ
مَنَازِلِ
الدُّنْيَا
وَ اَوَّلُ
مَنْزِلِكَ
مِنْ
مَنَازِلِ
اْلآخِرَةِ.
وَ اعْلَمْ
بِاَنَّكَ
خَرَجْتَ
مِنْ دَارِ
الدُّنْيَا
الدَّنِيَّةِ
وَ وَصَلْتَ
اِلَى دَارِ اْلعُقْبَى
اْلاَبَدِيَّةِ.
خَرَجْتَ مِنْ
دَارِ
اْلغُرُورِ
وَ وَصَلْتَ
اِلَى دَارِ
السُّرُورِ.
خَرَجْتَ
مِنْ دَارِ
اْلفَنَاءِ
وَ وَصَلْتَ
اِلَى دَارِ اْلبَقَاءِ.
وَ اعْلَمْ
بِاَنَّ
اْلآنَ اْلآنَ
قَدْ
يَنْزِلُ
بِكَ
اْلمَلَكَانِ
الرَّفِيقَانِ
الشَّفِيقَانِ
اْلاَسْوَدَانِ
اْلوَجْهَانِ
وَ اْلاَزْرَقَانِ
اْلعَيْنَانِ،
اَحَدُهُمَا
مُنْكَرٌ وَ
آخَرُهُمَا
نَكِيرٌ لاَ
تَخَفْ عَنْهُمَا
وَ لاَ
تَحْزَنْ
فَاِنَّهُمَا
عَبْدَانِ
مَأْمُورَانِ
مِنْ قِبَلِ
الرَّحْمَنِ،
سَائِلاَنِ
عَنْكَ
قَائِلاَنِ
لَكَ: مَنْ
رَبُّكَ وَ
مَنْ نَبِيُّكَ
وَ مَا
دِينُكَ وَ
مَا
اِمَامُكَ وَ
مَا
قِبْلَتُكَ
وَ مَنْ
اِخْوَانُكَ
وَ مَنْ
اَخَوَاتُكَ
فَقُلْ فِي
جَوَابِهِمَا
بِلَفْظٍ
فَصِيحٍ وَ
لِسَانٍ
صَرِيحٍ:
اَللهُ
رَبِّى وَ
مُحَمَّدٌ
نَبِيِّي، وَ
اْلاِسْلاَمُ
دِينِي وَ
اْلقُرْآنُ
اِمَامِي وَ
اْلكَعْبَةُ
قِبْلَتِي وَ
اْلمُؤْمِنُونَ
اِخْوَانِي
وَ
اْلمُؤْمِنَاتُ
اَخَوَاتِي.
فَاعْلَمْ
بِاَنَّ
اْلمَوْتَ
حَقٌّ وَ اْلقَبْرَ
حَقٌّ وَ
سُؤَالَ
اْلمُنْكَرِ
وَ النَّكِيرِ
حَقٌّ وَ
اْلحَشْرَ
حَقٌّ وَ النَّشْرَ
حَقٌّ وَ
اْلحِسَابَ
حَقٌّ وَ
اْلمِيزَانَ
حَقٌّ وَ
الصِِّرَاطَ
حَقٌّ وَ
اْلجَنَّةَ
لِلْمُؤْمِنيِنَ
حَقٌّ وَ
النَّارَ
لِلْكَافِرِينَ
حَقٌّ. مِنْهَا
خَلَقْنَاكُمْ
وَ فِيهَا
نُعِيدُكُمْ
وَ مِنْهَا
نُخْرِجُكُمْ
تَارَةً اُخْرَى.
اُذْكُرِ
اْلعَهْدَ
الَّذِى
كُنْتَ عَلَيْهِ
فِى دَارِ
الدُّنْيَا
الدَّنِيَّةِ
وَ هُوَ شَهَادَةُ
اَنْ لاَ
اِلَهَ
اِلاَّ اللهُ
وَ اَنَّ مُحَمَّدًا
رَسُولُ
اللهِ.
اَللَّهُمَّ
ثَبِّتْهُ
عَلَى
اْلجَوَابِ
وَ
اَنْطِقْهُ بِالصِّدْقِ
وَ
الصَّوَابِ
[اَللَّهُمَّ
اِنْ كَانَ
مُحْسِنًا
فَزِدْ فِي
اِحْسَانِهِ
وَ اِنْ كَانَ
مُسِيئًا
فَاغْفِرْ
لَهُ وَ
ارْحَمْهُ وَ
تَجَاوَزْ
عَنْهُ]
«3 دفعه»
آمِينَ. وَ
اْلحَمْدُ للهِ
رَبِّ
اْلعَالَمِينَ.
اَلتَّلْقِينُ
لِلْمَيِّتَةِ
عَلَيْكِ
سَلاَمُ
اللهِ يَا أَمَةَ
اللهِ بِنْتَ
عَبْدِ اللهِ
(3 دفعه) كُلُّ
شَيْئٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ،
لَهُ اْلمُلْكُ
وَ لَهُ
اْلحُكْمُ وَ
اِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ.
فَاعْلَمِي
بِاَنَّ
هَذَا آخِرُ
مَنْزِلِكِ
مِنْ
مَنَازِلِ
الدُّنْيَا
وَ اَوَّلُ
مَنْزِلِكِ
مِنْ
مَنَازِلِ
اْلآخِرَةِ.
وَ اعْلَمِي
بِاَنَّكِ
خَرَجْتِ
مِنْ دَارِ
الدُّنْيَا
الدَّنِيَّةِ
وَ وَصَلْتِ
اِلَى دَارِ
اْلعُقْبَى
اْلاَبَدِيَّةِ.
خَرَجْتِ
مِنْ دَارِ
اْلغُرُورِ
وَ وَصَلْتِ
اِلَى دَارِ
السُّرُورِ.
خَرَجْتِ
مِنْ دَارِ
اْلفَنَاءِ
وَ وَصَلْتِ
اِلَى دَارِ
اْلبَقَاءِ.
وَ اعْلَمِي
بِاَنَّ
اْلآنَ
اْلآنَ قَدْ
يَنْزِلُ بِكِ
اْلمَلَكَانِ
الرَّفِيقَانِ
الشَّفِيقَانِ
اْلاَسْوَدَانِ
اْلوَجْهَانِ
وَ اْلاَزْرَقَانِ
اْلعَيْنَانِ،
اَحَدُهُمَا
مُنْكَرٌ وَ
آخَرُهُمَا
نَكِيرٌ لاَ
تَخَافِي
عَنْهُمَا وَ
لاَ تَحْزَنِي
فَاِنَّهُمَا
عَبْدَانِ
مَأْمُورَانِ
مِنْ قِبَلِ
الرَّحْمَنِ،
سَائِلاَنِ
عَنْكِ
قَائِلاَنِ
لَكِ: مَنْ
رَبُّكِ وَ
مَنْ
نَبِيُّكِ وَ
مَا دِينُكِ
وَ مَا
اِمَامُكِ وَ
مَا
قِبْلَتُكِ
وَ مَنْ
اِخْوَانُكِ
وَ مَنْ
اَخَوَاتُكِ
فَقُولِي فِى
جَوَابِهِمَا
بِلَفْظٍ
فَصِيحٍ وَ
لِسَانٍ
صَرِيحٍ:
اَللهُ
رَبِّى وَ
مُحَمَّدٌ نَبِيِّي،
وَ
اْلاِسْلاَمُ
دِينِي وَ
اْلقُرْآنُ
اِمَامِي وَ
اْلكَعْبَةُ
قِبْلَتِي وَ
اْلمُؤْمِنُونَ
اِخْوَانِي
وَ
اْلمُؤْمِنَاتُ
اَخَوَاتِي.
فَاعْلَمِي
بِاَنَّ
اْلمَوْتَ
حَقٌّ وَ
اْلقَبْرَ
حَقٌّ وَ
سُؤَالَ
اْلمُنْكَرِ
وَ
النَّكِيرِ حَقٌّ
وَ اْلحَشْرَ
حَقٌّ وَ
النَّشْرَ
حَقٌّ وَ
اْلحِسَابَ
حَقٌّ وَ
اْلمِيزَانَ
حَقٌّ وَ
الصِِّرَاطَ
حَقٌّ وَ
اْلجَنَّةَ
لِلْمُؤْمِنيِنَ
حَقٌّ وَ
النَّارَ
لِلْكَافِرِينَ
حَقٌّ.
مِنْهَا
خَلَقْنَاكُمْ
وَ فِيهَا
نُعِيدُكُمْ
وَ مِنْهَا
نُخْرِجُكُمْ
تَارَةً
اُخْرَى.
اُذْكُرِي
اْلعَهْدَ
الَّذِى
كُنْتِ
عَلَيْهِ فِى
دَارِ
الدُّنْيَا
الدَّنِيَّةِ
وَ هُوَ
شَهَادَةُ
اَنْ لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللهُ وَ
اَنَّ
مُحَمَّدًا
رَسُولُ
اللهِ. اَللَّهُمَّ
ثَبِّتْهَا
عَلَى
اْلجَوَابِ
وَ اَنْطِقْهَا
بِالصِّدْقِ
وَ
الصَّوَابِ
[اَللَّهُمَّ
اِنْ كَانَتْ
مُحْسِنَةً
فَزِدْ فِي
اِحْسَانِهَا
وَ اِنْ كَانَتْ
مُسِيئَةً
فَاغْفِرْ
لَهَا وَ
ارْحَمْهَا
وَ تَجَاوَزْ
عَنْهَا] «3
دفعه» آمِينَ.
وَ اْلحَمْدُ ِللهِ
رَبِّ
اْلعَالَمِينَ.
دُعَاءُ اْلاِسْتِغْفَارِ
اَسْتَغْفِرُ
اللهَ الْعَظيِمَ الَّذِي لاَ اِلَهَ إِلاَّ هُوَ اْلحَيَّ الْقَيُّومَ وَ أَتوُبُ
إِلَيْهِ
İSTİGFÂR DÜÂSI
[Birçok âyet-i
kerîmede, (Beni çok zikr edin) ve (İzâ câe) sûresinde,
(Bana
istigfâr edin. Düâlarınızı kabûl eder, günâhlarınızı
afv ederim) buyuruldu.
Görülüyor ki, Allahü teâlâ,
çok istigfâr edilmesini emr
ediyor. Bunun için, Muhammed Ma’sûm hazretleri,
ikinci cild, 80.ci
mektûbunda, (Bu emre uyarak, her namâzdan sonra, üç kerre
istigfâr düâsı okuyorum ve
67 kerre (Estagfirullah) diyorum. İstigfâr düâsı, (Estagfirullahel’azîm
ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü
ileyh)dir. Siz de bunu çok okuyunuz! Herbirini
söylerken, ma’nâsını, (Beni afv et Allahım)
olarak düşünmelidir. Okuyanı ve yanındakileri, derdlerden,
sıkıntılardan kurtarır. Çok kimse, okudu. Fâidesi hep
görüldü) buyurdu.] [Yatarken, yâ Allah, yâ Allah ve üç def’a
(Estagfirullah min külli mâ
kerihallah) demeli ve uyuyuncaya kadar, tekrâr etmelidir.]
Şeyh-ül-islâm Ahmed Nâmıkî Câmî, h.536, m.1142 de
vefât etdi. (Miftâh-ün-necât) kitâbında buyuruyor ki, bir kimse tevbe ve istigfâr eder ve
şartlarını yaparsa, her geçdiği sokak ve her oturduğu
yer iftihâr eder. Ay, güneş, yıldızlar, onun için düâ
eder. Kabri Cennet bağçesi olur. Böyle tevbe nasîb olmıyan
kimse, böyle tevbe yapanlarla berâber olmalıdır. Hadîs-i
şerîfde (İbâdetlerin en kıymetlisi, evliyâyı
sevmekdir) buyuruldu ve (Tevbe
ve istigfâr edenin bütün günâhları afv olur) buyuruldu. [Tevbe kalb ile olur. İstigfâr
söylemekle olur.]
دُعَاءُ
التَّوْحِيدِ
يَا اَلله يَا
اَلله لاَ اِلَهَ اِلاَّ الله مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ يَا رَحْمَنُ يَا رَحِيمُ
يَا عَفُوُّ يَا كَرِيمُ فَاعْفُ عَنِّي وَ ارْحَمْنيِ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
تَوَفَّنيِ مُسْلِمًا وَ اَلحِْقْنيِ بِالصَّالِحِينَ اَللَّهُمَّ اغْفِرْ ليِ وَ
ِلآبَائِي وَ أُمَّهَاتيِ وَ ِلآبَاءِ وَ اُمَّهَاتِ زَوْجَتِي وَ ِلأَجْدَادِي وَ
جَدَّاتيِ وَ ِلأَبْنَائِي وَ بَنَاتيِ وَ ِلإِخْوَتيِ وَ أَخَوَاتيِ وَ
ِلأَعْمَامِي وَ عَمَّاتيِ وَ ِلأَخْوَاليِ وَ خَالاَتيِ وَ ِلأُسْتَاذِي عَبْدِ
اْلحَكِيمِ اْلآرْوَاسِي وَ لِلْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اَلاَحْيَاءِ
مِنْهُمْ وَ اْلاَمْوَاتِ «رَحْمَةُ اللهِ تَعَالىَ عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ»
بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَ اْلحَمْدُ ِللهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ
TEVHÎD DÜÂSI
Yâ Allah, yâ
Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü
yâ Kerîm, fa’fü annî verhamnî yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî müslimen ve elhıknî
bissâlihîn. Allahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i ve ümmehât-i
zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve ehavâtî
ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-üstâzî Abdülhakîm-i Arvâsî
ve li kâffetil mü’minîne vel-mü’minât. “Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.”
Hak, şerleri hayreyler, zan etme ki, gayr eyler,
ârif anı seyr eyler, Mevlâ görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Sen Hakka
tevekkül kıl, tefvîz et ve râhat bul!
Sabr eyle ve râzı ol, Mevlâ görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Kalbin ana
bend eyle, tedbîrini terk eyle!
Takdîrini derk eyle, Mevlâ görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Hallâku Rahîm
oldur, Razzâku Kerîm oldur,
Fa’âlü Hakîm oldur, Mevlâ görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Bil Kaadıyı
hâcâti, kıl ana münâcâtı!
Terk eyle mürâdâtı, Mevlâ görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Bir iş üstüne
düşme, olduysa inâd etme!
Hakdandır o, red etme, Mevlâ, görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Hakdandır
bütün işler; boşdur gamu teşvişler,
ol, hikmetini işler, Mevlâ görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Hep işleri fâyıkdır,
birbirine lâyıkdır,
neylerse, muvâfıkdır, Mevlâ, görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Dilden gamı
dûr eyle, Rabbinle huzûr eyle!
tefvîz-i umûr eyle, Mevlâ, görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Sen adli, zulm
sanma, teslîm ol, nâra yanma!
sabr et, sakın usanma, Mevlâ, görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Deme, şu niçin
şöyle, bir nicedir ol öyle!
bak sonuna, sabr eyle, Mevlâ, görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Nâçâr kalacak
yerde, nâgâh açar, ol perde,
dermân eder her derde, Mevlâ, görelim neyler,
neylerse,
güzel eyler.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İslâmiyyeti bildiren kitâblar pek çokdur.
Bunların içinde en kıymetlisi, imâm-ı Rabbânînin üç cild
(Mektûbât) kitâbıdır. Bundan sonra, Muhammed Ma’sûmun üç cild (Mektûbât) kitâbıdır. Muhammed Ma’sûm
hazretleri, Mektûbâtın üçüncü cildinin onaltıncı mektûbunda buyuruyor ki, (Îmân, kelime-i tevhîdin
Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün Resûlullah
iki kısmına birlikde inanmakdır).
Ya’nî, müslimân olmak için,
Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna da inanmak
lâzımdır. Ya’nî Muhammed aleyhisselâm,
Allahın Peygamberidir. Allahü
teâlâ, Cebrâîl ismindeki melek ile, kendisine (Kur’ân-ı kerîm)i göndermişdir.
Bu Kur’ân-ı kerîm, Allah kelâmıdır. Muhammed aleyhisselâmın kendi düşünceleri ve felsefecilerin, târîhcilerin sözleri değildir. Muhammed aleyhisselâm,
Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmişdir.
Ya’nî açıklamışdır. Bu
açıklamalara, (Hadîs-i şerîf) denir. İslâmiyyet,
(Kur’ân-ı kerîm) ile (Hadîs-i şerîf)lerdir. Dünyânın her yerindeki, milyonlarca islâm kitâbı, (Kur’ân-ı kerîm)
ile (Hadîs-i şerîf)lerin açıklamalarıdır.
Muhammed aleyhisselâmdan gelmiyen
bir söz, islâm kitâbı olamaz. Îmân ve islâm demek, (Kur’ân-ı kerîm)
ve (Hadîs-i şerîf)lere inanmak demekdir. Onun bildirdiklerine inanmıyan,
Allah kelâmına inanmamış olur. Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın bildirdiklerini Eshâbına bildirdi. Onlar da, talebelerine bildirdi. Bunlar
da, kitâblarına yazdılar. Bu kitâbları
yazan âlimlere (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet kitâblarına inanan,
Allah kelâmına inanmış olur. Müslimân olur.
Elhamdülillah, biz dînimizi Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğreniyoruz. Dinde reformcuların, masonların
ve zındıkların uydurma kitâblarından öğrenmiyoruz.
Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Ümmetim arasında fitne, fesâd
yayıldığı zemân, sünnetime yapışana, yüz şehîd sevâbı vardır.) Sünnete yapışmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını
öğrenmekle ve bunlara uymakla olur. Müslimânların
dört mezhebinden herhangi birisinin âlimleri (Ehl-i
sünnet âlimleri)dir. Ehl-i
sünnet âlimlerinin reîsi, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân
bin Sâbitdir. İngilizler, asrlar
boyunca uğraşarak, bir müslimânı hıristiyan
yapamadılar. Bunu başarabilmek için, yeni bir yol aradılar. Masonluğu kurdular.
Masonlar, islâmiyyete, ya’nî
Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine, ya’nî Muhammed aleyhisselâmın
sözlerine ve bütün dinlere, öldükden sonra tekrâr
dirilmek olduğuna, Cennetin, Cehennemin var olduğuna inanmıyorlar.
NAMÂZ
Müslimânın, hergün beş kerre nemâz kılması farzdır.
Nemâz dînin direğidir. Bir nemâzı vaktinde kılmıyanın, bunu hemen kazâ etmesi
de farzdır. Bir nemâzı kılmayıp, kazâ da etmiyen Cehennemde binlerce sene
yanacakdır. Yâ, nemâza ehemmiyyet vermiyen, vazîfe olduğuna inanmıyan mürted
olur, îmânı gider, Cehennemde sonsuz olarak yanacakdır. Nemâz ayakda kılınır.
Ayakda duramıyan hasta, oturarak kılar. Oturamıyan hasta, yatarak, îmâ ile kılacakdır.
Bunu da yapamıyan, öldükden sonra, iskat yapılması için vasıyyet edecekdir.
Zengin akrabâsı bulunmıyanın, komşuları iskat yapıp, bunu Cehennemden kurtarır.
Müslimânların, müslimân komşular arasında ev tutmaları lâzım olduğu buradan da
anlaşılmakdadır.
Nemâzda ayakda durmağa (Kıyâm), eğilmeğe (Rükü’),
başını yere koymağa (Secde), oturmağa (Ka’de) denir. Bu dördü nemâzın rüknleri, rek’atlarıdır. Sabâh nemâzı dört rek’at olup, ikisi sünnet, ikisi farzdır. Öğle nemâzının ilk dört rek’ati sünnet,
dört rek’ati farz, iki rek’atı
son sünnet, ikindinin dört rek’ati sünnet, dört rek’ati farz, akşamın üç rek’ati
farz, iki rek’ati sünnet, yatsının ilk dört rek’ati sünnet, dört rek’ati
farz, iki rek’ati son sünnet, üç rek’at
vitr nemâzı vâcibdir.
|